Şiddet, Depresyon ve Kötü Alışkanlıklardan Kurtularak, Kur'an Ayetleriyle Mutluluğu Yaşamak
Bu etkinlik, bireylerin ve toplumun karşılaştığı şiddet, depresyon ve mutsuzluk gibi güncel sorunların temelinde yatan manevi boşlukları masaya yatırmaktadır. Çözüm üçgeninde; aklın Kur'an ve Sünnet ışığında eğitilmesi, aile/toplum hayatında mutlak adaletin tesis edilmesi ve Allah'ın isminin tekrarı ile nefsin arınmasının sağlanması yer almaktadır.

Prof. Dr. Nurettin Turgay: Kur'an Işığında Akıl, İnsan Hakları ve Adalet
İnanç ve Aklın Dengesi: Aklın yalnızca Kur'an ve Sünnet ilkeleriyle beslendiğinde doğru yolu bulacağı; inançsız veya vicdansız bir aklın insanı nefsin esiri yapacağı vurgulanmıştır.
Evrensel Eşitlik ve Ehl-i Emanet: Allah'ın "Rabbül Alemin" (Alemlerin Rabbi) olması hasebiyle din, dil, ırk veya cinsiyet ayrımı gözetmeden her insana saygı duyulması ve liyakatin (emanetin ehline verilmesinin) devletin/toplumun temeli olduğu aktarılmıştır.
Aile İçi Adalet ve Kadın Hakları: Özellikle kadınların eğitim ve çalışma haklarının korunması, mirasta ilahi sınırların (
) gözetilmesi ve zorla evliliklerin önüne geçilerek aile içi adaletin sağlanması gerektiği açıklanmıştır. Ayrıca Allah'ın zerre kadar haksızlık yapmayacağı (
) ilkesi hatırlatılmıştır.
Dr. Abdulcabbar Boran: Nefs Tezkiyesi, Zikir ve Kalıcı Mutluluğun Formülü
İçsel Düşmanla (Nefs) Mücadele: Bireysel şiddet, kin ve kötü alışkanlıkların merkezinde nefsin hastalıklarının (kibir, haset vb.) yattığı; nefsin şiddetle kötülüğü emreden yapısından (
) ancak kalben Allah'a yönelerek kurtulunabileceği belirtilmiştir.
Zikir ile Kalbin Şifası: Gerçek saadete ve manevi şifaya sadece Allah'ı çokça zikrederek ulaşılabileceği (
), bu dönüşümün kişinin çevresiyle kavgasına da son vereceği ifade edilmiştir.
İlahi Emanetler ve Evrensel Kardeşlik: İnsanların kalplerinin ancak sevgi ve merhametle birleşebileceği (
); insana yüklenen yüce emanet olan ruhun (
) ve fizik vücut, nefs, irade'nin sahibine (
) teslim edilmesi gerektiği anlatılmıştır.

Kur'an Işığında Adalet, İnsan Hakları ve Aile
Prof. Dr. Nurettin Turgay, toplumsal huzur ve barışın Kur'an ve Sünnet ölçülerinde adaletin sağlanmasıyla mümkün olacağını vurgulamaktadır. İslam'ın insana, kadına ve çevreye verdiği değeri hatırlatarak, hak ve liyakat kavramlarının hayatımızın merkezine alınması gerektiğini ifade etmektedir.
İnsanlığın hem dünyada hem de ahirette huzur ve mutluluk içinde yaşamasının yegâne yolu, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'ye uygun hareket etmektir. Akıl, inançla birleşip Kur'an'ın ve sünnetin süzgecinden geçtiğinde sağlam bir rehber olur. Nitekim dinsiz ilim topal, ilimsiz din ise kördür. Tüm insani eylemlerimizde yegâne ölçümüz bu ilahi kaynaklar, temel gayemiz ise ne yaparsak yapalım yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak olmalıdır.
Yüce Allah, Fatiha Suresi'nde de belirtildiği üzere "Rabbül Alemin" sıfatıyla tüm alemlerin, farklı milletlerin ve inanç mensuplarının rabbidir. Bu evrensel gerçeklik ışığında, hiçbir insanı inancından, ırkından veya cinsiyetinden dolayı ötekileştirmeye ve küçük görmeye hakkımız yoktur. Kur'an ahlakı, kimseyi hor görmemeyi ve her insana yaratılışından ötürü saygı duymayı emreder. Toplumda barış, kardeşlik ve saadetin tesis edilebilmesi, her bireyin farklılıkları Allah'ın bir takdiri olarak kabul edip diğerinin hakkına ve hukukuna riayet etmesine bağlıdır.
Devletlerin ve toplumların ayakta kalabilmesi adalet ve emanet ilkelerine sıkı sıkıya tutunmalarıyla mümkündür. Allah, Kur'an-ı Kerim'de emanetlerin ehline, ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesini emreder (
). Görev dağılımında liyakati değil de akrabalık, particilik veya cemaat bağları gibi unsurları gözetmek, İslam'ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Cuma hutbelerinin sonunda da daima okunduğu üzere Yüce Allah bizlere adaleti, iyiliği ve yardımlaşmayı emrederken; zulmü ve haksızlığı kesin bir dille yasaklamaktadır (
).
İslam dini kadına, çevreye ve tüm canlılara büyük bir kutsiyet atfetmektedir. Hz. Peygamber, doğanın korunması adına kesin kanunlar koymuş, kadın hakları konusunda ise dönemine göre eşsiz adımlar atmıştır. Kadının çalışma hakkı, kazancına sahip olma hakkı ve kendi hür iradesiyle eşini seçme özgürlüğü dinimizin güvencesi altındadır. Bilhassa miras konusunda kız çocuklarının hakkını gasp etmek, Kur'an'ın
ve
ayetlerinde belirtilen ilahi sınırları (Tilke hududullahi) çiğnemek anlamına gelir ki, adalet terazisinden sapan her eylemin ahiretteki hesabı son derece çetindir.
Müslüman toplumların günümüzde yaşadığı buhranlar, Kur'an'ın özünden ve bilimsel eğitimden uzaklaşmaktan kaynaklanmaktadır. Allah, kullarına zerre kadar zulmetmeyeceğini açıkça bildirmiştir (
); dolayısıyla yaşanan sıkıntılar kendi hatalarımızın bir sonucudur. İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için kendimizi sürekli sorgulamalı, dinimizi hurafelerden değil doğrudan Kur'an'dan öğrenerek güzel ahlakla kuşanmalıyız. Kendi canımıza, malımıza, dilimize ve namusumuza ne istiyorsak, tüm insanlar için de aynısını istemedikçe gerçek manada kâmil bir imana ve toplumsal barışa ulaşmamız mümkün değildir.

Nefs Tezkiyesi ve Kalıcı Mutluluğun Sırrı
Dr. Abdulcabbar Boran, iç dünyamızdaki huzursuzlukların kaynağı olan nefsin kalbindeki hastalıkların, kalpten Allah'a ulaşmayı dileyerek başlayan manevi bir süreçle nasıl şifa bulacağını anlatmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in sunduğu zikir reçetesiyle nefsin arındırılması (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi), hem bireysel saadetin hem de evrensel kardeşliğin yegâne anahtarı olarak vurgulanmaktadır.
Kainatın en şerefli mahluku olan insanın mutsuzluk kaynağı, kendi iç dünyasını ve yaratılış gayesini unutmasıdır. İnsanoğlu, fiziksel bedeninin yanı sıra, içinde kibir, haset, hırs gibi on dokuz farklı hastalığı barındıran nefsi (
) ve bütün erdemleri barındıran ruhu (
) ile yaratılmıştır. İçimizdeki bu iki zıt kutup olan nefs ile ruh arasındaki savaş bitmeden, ailemizle veya toplumla olan dış çatışmalarımızın son bulması imkânsızdır. Şiddet ve depresyon gibi güncel sorunların çözümü, hastalığı dışarıda değil, insanın bizzat kendi içinde aramasıyla başlar.
İnsanlık tarihi boyunca gerçek barış ve saadetin formülü hiç değişmemiştir. Yüce Allah, gönderdiği elçileri aracılığıyla insanlığı şeytanın ve nefsin esaretinden kurtulup kendisine ulaşmaya davet etmiştir (
,
). Nitekim asr-ı saadette sahabeler, tağuta kul olmaktan kaçınıp kalben Allah'a yönelerek büyük bir dönüşüm yaşamışlardır (
). Kurtuluşun ilk adımı, sadece dilden değil, kalpten Allah'a ulaşmayı dilemektir; zira Allah'ın ayetlerinden gafil olup sadece dünya hayatıyla yetinenler asla gerçek mutluluğu bulamazlar (
).
Kalpten yapılan bu ihlaslı yönelişin ardından gelen en önemli tedavi aracı ve ilahi reçete "zikir"dir. Kur'an-ı Kerim, kalplerin ancak Allah'ı anmakla tatmin ve mutmain olacağını müjdeler (
). Kişi zikre başladığında, Allah'ın rahmetiyle göğsünden kalbine bir nur yolu açılır (
) ve manevi kalpteki hastalıklar yavaş yavaş şifa bulmaya başlar. Bu ilahi reçeteyle ferahlayan kalp (
,
), nefsin belirli oranlarda nurlanmasıyla içsel kavgayı bitirir; kişiyi affedici, saygılı ve merhametli bir insana dönüştürür. Zikir devam ettikçe, fiziksel vücudun ve insanın yüklendiği tüm ilahi emanetlerin (
) sahibine tam teslimiyeti (
) gerçekleşir.
Bu manevi yolculukta hatalardan arınmak da ilahi rahmetin bir tecellisidir. Kalben Allah'a yönelip takva sahibi olanların tüm günahları örtülür (
) ve samimi bir tövbe neticesinde bu günahlar sevaba çevrilir (
). Bu nedenle şeytanın bizi Allah'ın affına güvenerek aldatmasına veya dünya hayatının süsüne kandırmasına (
) kesinlikle izin verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, mahşer gününde şeytan bile insanlara, "Ben sizi zorlamadım, sadece davet ettim ve siz uydunuz; beni değil nefsinizi kınayın" (
) diyerek bu hakikati itiraf edecektir.
Sonuç olarak, Kur'an-ı Kerim bütün insanlık için evrensel bir saadet davetiyesidir. Din, dil veya meşrep fark etmeksizin Allah'ın ipine sımsıkı sarılanların kalplerinde sevgi filizlenir ve aralarındaki düşmanlıklar yerini kardeşliğe bırakır (
). Bireyler, kalpten yöneliş ve zikir reçetesiyle kalplerini temizleyip ilahi ahlakla kuşandıklarında, kâinatın şifresi olan ve her mahlukun zikrettiği o büyük ahenge katılmış olurlar. "Mutlu et ve mutlu ol" prensibiyle hareket ederek, hem dünya cennetini hem de ahiret saadetini yaşamak mümkündür.
